Halk Cephesi

http://www.bagimsizlik-demokrasiicin-halkcephesi.com

 

Açıklama No: 13                  Tarih: 11 Nisan 2010

 

 

 

 

 

Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan’a

Boğazınıza kadar düzen bataklığına

batmışsanız... Elbette ‘gına’ gelir!

 

 

4 Nisan 2010 tarihli yazınızda "Gına geldi" diye yazmışsınız.

"Nermin Bezmen'in aşka dair..." sözlerinden, "Şahan Gökbakar'ın birilerine laf sokmaya..." çalışmasından, "Nil Karaibrahimgil'in çocuk-kadın tarz?" şarkılarından, “Okan Bayülgen ve Haluk Bilginer’in seslendirdiği” reklamlardan, "Nebahat Çehre'nin bir türlü yaşlanmamasının...” sırlarından gına geldi diye yazmışsınız. Her aklı başında insana gına getirecek şeyler bunlar.

Yazdıklarınızın çok daha fazlası, her gün bu ülkenin televizyonlarının ana haber bültenlerinden, yüzbinlerce tirajlı gazetelerin birinci sayfalarından sunulmaktadır. Ve sizin en temel çelişkilerinizden biri de budur. Gına geldi dediğiniz şeyleri, her gün birinci sayfasından veren bir gazetenin yazarısınız.

“Gına geldi” derken, dönüp gazetenize bakmalısınız. Dönüp gazetenizin haberlerine, onlarca köşe yazarının her gün ne yazıp yazmadığına bakmalısınız. Ve elbette kendinize bakmalısınız.

O zaman görürsünüz ki, bunlardan, sözünü ettiğiniz şeylerden gına gelmesi sadece bir SONUÇ’tur.

Soruyu şöyle sorabilirsiniz:

Neden hep Nermin Bezmenler, Şahan Gökbakarlar, Nil Karaibrahimgiller, Okan Bayülgenler, Nebahat Çehreler yazılıp duruyor?

Veya tersinden şöyle de sorabilirsiniz: Neler yazılmıyor ki, ortada sadece bunlar kalıyor?

 

Yazmıyorsunuz!..

Hayatı, halkın sorunlarını, taleplerini, halkın kavgasını yazmıyorsunuz. Ülkemizin gerçek sorunlarını yazmıyorsunuz. Emperyalizmin ülkemizi ne hale soktuğunu yazmıyorsunuz. Emekçileri, onların mücadelelerini yazmıyorsunuz.

İşkenceleri yazmıyorsunuz. Sokaklardaki polis terörünü yazmıyorsunuz. Hapishanelerdeki tecridi yazmıyorsunuz. Tecritte katledilen hasta tutsaklar? yazmıyorsunuz.

Sizin basınınız, televizyonlarınız “gına” getirtircesine "Nil Karaibrahimgil'in çocuk-kadın tarzı" şarkılarıyla gençliği oyalarken, her gün biraz daha ölüme yaklaştırılan kanser hastası tutsaklar var bu ülkede.

Sizin basınınız, televizyonlarınız her şeyi sulandırır, "Saba Tümer'in kahkahaları" ile uğraşırken, 19 yıllık bir tutsak olan Ümit İlter’in, 2008 yılından beri hastalığına teşhis konmamış olması gibi ciddi sorunlara yer vermemektedir.

Yürüyüş dergisi dağıttığı için, polis tarafından kurşunlanıp, 17 yaşında bir ömür boyu sakat bırakılan Ferhat Gerçek'i bilmiyor olamazsınız? Onu sakat bırakanların tutuklanmadığını, Ferhat Gerçek'in onu vuranlardan daha çok ceza istemiyle yargılandığını da bilmiyor olamazsınız.

Bir ara çok yer verdiğiniz Engin Çeber'in işkencede katledilmesi olayında, işkencecilerin alenen korunduğu yargılama, tek satırlık haber olamıyor gazetelerinizde.

Bu ülkede paralı eğitime karşı çıktı diye tutuklanan devrimci öğrenciler var! “ABD Defol” dediği için tutuklananlar, linç edilenler var.

Burnunuzun dibinde, helikopterlerle, ağır silahlarla, panzerlerle binlerce polisle gecekondular basılıyor Sarıgazi'de... Sorgusuz-sualsiz 38 kişi gözaltına alınıyor, yazmıyorsunuz. Halkı sindirmek için Okmeydanı’nda, Alibeyköy’de “kimlik sorma” adı altında semtlerin belli yerleri işgal ediliyor, panzerlerle mahalleler basılıyor, mahalle esnafına, gençliğine saldırılıyor ve küçük bir haber yapmıyorsunuz. Yoksul mahallelerde yozlaşmaya karşı çıkanları gözaltına alıp, tutuklatan polisi yazmıyorsunuz?

Bu olayların bir teki bile, bütün soyut demokrasi tartışmalarınızdan daha somut değil mi?

Ama işte bazılarını da yazıyoruz diyebilirsiniz. Evet arada bir, “taş atan çocuklar” da, Hrant Dink davası da kendine yer buluyor. Burjuva basın, inandırıcılığını kaybetmemek için, o kadarını yapmak zorundadır hep. Ondan ötesi yoktur sayfalarınızda.

 

Bunları bilmiyor olamazsınız!.

Bu saydıklarımızın hepsi dosya dosya neredeyse tüm köşe yazarlarının önüne geliyor.

Ama insanın "içini kanatan". "vicdanları ayağa kaldıran", "bu kadar da olmaz ki" dedirten haksızlıkları, zulmü, adaletsizliği yazmıyor, belki de bu tür dosyaların kapağını kaldırıp bakmıyorsunuz bile.

İşte bunları yazmayınca, geriye “gına getiren” o pespayelikler kalır.

Emin olun ki, o yazdıklarınız, sabah evinden iş bulmak umudu ile çıkan bir babaya küfretmektir.

Oğlu tecrit altında 3 yıldır tutsak olan bir anne ile alay etmektir.

Harç parası ödeyemediği için kaydolduğu üniversiteye gidemeyen bir genç kızı aşağılamaktır.

İnsanların evlerine ekmek götüremediği, annelerin çocuklarına kahvaltı yaptıramadığı bu ülkede magazin programlarında, dergilerinde baba parası yiyen zengin züppelerinin “maceralarının” anlatılması, halkla alay etmektir. Halka bu kadar yabancı olamazsınız Ahmet Hakan?

 

Halkın acılarını, yani kendi geçmişinizi unutmayın!

Sen de bir halk çocuğusun. Köşe yazarlarının büyük çoğunluğu da öyledir aslında. Yaşadıklarınızı unutmuş olamazsınız. Yoksulluk, yoksunluk yabancınız değildir. Halkı boğan yasalar, baskılar yabancınız değildir, bunları bilirsiniz. Halktan kopar, halkın acılarını unutursanız, o zaman geriye işte o "gına geldi" dedikleriniz kalır.

Oturur bunca gerçek içinde Lerzan Mutlu tefrikası yaparsınız, “gına getiren” yazarlar kervanına katılmış olursunuz. "Gına geldiyse", bu halkın, bu ülkenin gerçek sorunlarını yazın.

"Elinizi tutan mı var" demiyoruz. Elbette elinizi tutan var. Tekelci burjuvazinin gazetelerinde yazıyorsunuz. “Hiçbir yazıma müdahale edilmiyor” demeniz ve gerçekten öyle olması, bu gerçeği değiştirmez. O köşeleri burjuvazi, neyi yazıp, neyi yazmayacağını bildiklerine teslim eder. Arada bir “aykırı” şeyler söyleyecek olanlara da köşelerinde yer verir burjuvazi. Gazetelerinin kitleler üzerinde etkili olabilmesi için böyle bir “demokrasi vitrini” oluşturması şarttır.

 

Reddetmelisiniz!

En “muhalif” halinizle bile, burjuva medyanın vitrinindeki süs balıkları durumundasınız bu yüzden. Reddetmelisiniz bu konumu. Bu ülkeyi yazın, bu halkı yazın. Dünkü kendi gerçeğinizi yazın. Çıkın Nişantaşı’ndan... Gazi’nin, İkitelli’nin, Esenyurt’un, Sarıgazi’nin sokaklarından yazın. Direnen işçileri yazın. Hapishanelerdeki tecriti yazın. Sürdürülen işkenceleri yazın. Polis terörünün nasıl kağıt üzerindeki hak ve özgürlükleri ortadan kaldırdığını yazın.

Evet bunun bedeli olabilir, köşelerinizi de kaybedebilirsiniz, ama insan kalmak, onurlu kalmak, kişiliğinizi korumak, halk kökeninizden kopmamak, gına getirtenlerden olmamak istiyorsanız, elbette bunu da göze alacaksınız. Ama merak etmeyin aç kalmazsınız, ki açlık bile o vitrinde süs balığı olmaktan iyidir.

“Gına geldi” demekle sorumluluktan kurtulamazsınız. İşten atılan emekçiyi yazmıyorsanız, onların sefalete mahkum edilmesinden siz de sorumlusunuz. Gün gün katledilen hasta tutsakları yazmıyorsanız, onların katledilmesinden siz de sorumlusunuz, yazmamaktan sorumlusunuz.

Gerçekleri gizleyenler, sömürücülerin ve katliamcıların her zaman en yakın müttefiki, en iyi dostudur. Yazmayan köşe yazarı işte bu konumdadır. Tayfun Hopalı’yı tanırsınız, bugün Vatan gazetesinin yazı işleri müdürlerindendir. O konumunu nasıl elde etti biliyor musunuz?

"Burası Filistin değil, İstanbul" manşetini attığı gün ölüm mangaları Küçükarmutluya saldırmış, ölüm orucunu sürdüren direnişçileri katletmişti. Tayfun Hopalı katliama açık çağrı yapmıştı. Kontra haberi ile katliama ortak olmuştu.

Sizler gerçekleri görmezden gelerek, yazmayarak, katliamlara örtülü destek veriyorsunuz. Özü aynıdır. Ve sorumluluğunuz ondan daha hafif değildir. Basit ve masum bir yazmama değildir sorun.

 

Gerçeklere dönmelisiniz!

Bedeli ne olursa olsun, gerçekleri, bu halkın yaşadıklarını yazmalısınız.

Tekrar "Gına geldi" dememek için, tarihe ve halka karşı sorumluluğunuzu yerine getirmek için bu ülkenin gerçeklerini yazmalısınız.

Tarih ve halk, sizi bunları yapıp yapmayacağınızla yargılar. Ve o yargılamada köşenize “gına geldi” diye bir küçük kutu koymuş olmak, “hafifletici” neden bile sayılamaz.

 

Halk Cephesi